Eşref Biryıldız

Bir zamanlar otomotiv ihracatı

Eşref Biryıldız yazıyor...

2018 M04 12

İLK yazımda otomotiv ihracatının ne kadar değerli olduğuna yer vermiştim. Bu üçüncü yazımda oradan devam etmeyi düşündüm, yakından bildiğim bir başarı öyküsü ile.

İlk yerleşik işim Otomarsan A.Ş. firmasında, Yedek Parça Bölümü’nde, İhracat Grubu’nda idi. İşe başladıktan birkaç ay sonra ilk iş seyahati için Irak’a gittim. Yıl 1981 idi.

Irak uzun yıllar boyunca ülkemizin en yüksek dış satım yaptığı ülke idi. Ancak Irak sorunlar yaşamaya başlayınca yerini Almanya aldı. Irak, halen bazen Almanya’nın ardından ikinci,  bazen İngiltere’nin ardından üçüncü.

Şirketimizin Bağdat’ta ofisi vardı. Al Rasheed Street’te silindir şeklinde bir binada. Abboud Building. Internette bu isim ile aradığımda birkaç fotoğrafını buldum ve mutlu oldum. Al Rasheed’i 35 yıl öncesinin Sirkeci’si gibi düşünebiliriz.

İlk gece otelde yer olmadığı için ofis müdürümüzün evinde yattık. Sabah ofise gitmek için gelecek aracı beklerken sokakta ekmek almaktan gelen pijamalı bir çocuk beni 1960’ların İstanbul’una geri götürüverdi. Ardından dikkatimi çeken haki renkli O302 bir otobüs oldu. Daha 24 saat geçmeden evimi özlemişken, İstanbul’da Davutpaşa’da her sabah işe gittiğim fabrikada üretilen bir otobüsü Bağdat’ın caddelerinde görmek göğsümü kabartmıştı. Derken bir tane daha, sonra yine bir tane, yine bir tane daha.

Bağdat haricinde tüm şehirlerde bizim belediye otobüslerimiz vardı. Her şehrin kendisine ait otobüs rengi ve kuşak deseni vardı. Bağdat’taki belediye otobüsleri bizden değildi. Renkleri kırmızı idi. Çift katlı olanlar da vardı. Tam anımsamıyorum ama Leyland marka olabilir. Salt otobüse konsantre olursanız bir an için kendinizi Londra’da sanabilirdiniz, kafayı çevirince ise bambaşka bir alemde elbette.

Gördüğüm bu ilk otobüs askeriyeye ait idi. İki ana müşteri vardı. Savunma Bakanlığı ve Yerel Belediyeler. Savunma Bakanlığı’nın merkez parça ambarı o zamanlar bugünkü kadar ünlü olmayan Abu Ghraeb’de idi. Tesiste onlarca cadde ve caddeler boyunca parça depoları vardı. Tüm dünyanın parçası orada idi. Oradan randevu almak, görüşme yapmak sorun değildi çünkü Türkçe konuştuğumuz Türkmen asıllı bir albay vardı muhatap olarak. Albay Fikret. Bizlerle muhabbet etmeye bayılırdı. Bağdat’ın merkezinde ise Merkezi Satınalma Başkanlığı vardı. Ödeme onayı için oralarda çok randevu beklediğimiz olurdu.

Irak ile 5-6 yıl süren bu sözleşmeler ile toplam 2 bin 500’ün üzerinde otobüs satılmıştı. Bu, bugünkü ölçekte bile çok yüksek bir sayı.

Biz yedek parçacılar tüm ülkeyi boydan boya dolaşırdık. İran ile savaş sürüyordu. Güneyde Basra’da kum torbaları arasından geçip, sınırdan içeri top mermisi düştüğünde sarsıntıdan kırılmasın diye camları bantlanmış otellerde kalırken, kuzeyde Erbil’den Süleymaniye’ye askeri araçlar eşliğinde partiler halinde oluşturulan konvoyların içinde giderdik. Süleymaniye’de akşam saat 6’ya kadar otelinize girmezseniz kaçırılma riskiniz vardı, fidye için. Bir defasında boydan boya makineli ile taranmış bir otobüsümüzü görmüştüm belediyenin atölyesinde.

Kendisi beyaz, çamurlukları portakal rengi Toyota taksilerle dolmuş usulü giderdik bir şehirden diğerine.

KURAN SURESİ BİLİR MİSİN?

Musul, Kerkük, Erbil, Süleymaniye, Tikrit, Ramadi, Basra, Kerbela, Najef, Waset-Kut, Babil-Hilla kentlerinde otobüslerimiz vardı. Seyahatlerimiz 3 ya da 4 hafta sürerdi. Haftanın tek tatil günü olan Cuma günleri otelde video olarak dönüp duran aynı yabancı filmi 10’uncu kez izlediğimiz olurdu. İstanbul’a telefonla bağlanmak için kayıt açtırır, şanslı iseniz haftada bir ya da iki hafta da bir kez konuşurdunuz eviniz ile.

Eskilerden kalan en ünlü otel Bağdat Otel idi. Bana hiç nasip olmadı kalmak. Hep dolu idi. Banliyöde Kadhimiya adlı bir otelde kalırdım.

Ancak iki yıl içinde beş yıldızlı oteller açıldı Bağdat’ta. Palestine Meridien ve Ishtar Sheraton. Bu ikisi Dicle nehrine inen bir caddenin üstünde karşı karşıya idi. Biz Meridien’de kalırdık. Çok yardımsever Türkmen kızlar vardı çalışan. İngilizce anlaşırdık. Türkiye’ye telefon bağlamak için, telekslerimizi yollamak için çırpınırlardı. Bir gün evlerine götürmüşlerdi bizi. Şehirde, bahçe içinde eski, bakımsız ama güzel bir konak. Görmüş geçirmiş bir Türk babaanne. Genç yaşta gelin gelmiş. Türkiye’den, gençliğinden konuşurken gözyaşlarını tutamamıştı. Türkçe konuşmuş, bahçede çay içmiştik.

Irak 1991’de bombalanırken aklıma hep o insanlar geldi. 2001’de de.

Diğer şehirlerin belediyelerine sabah erkenden Bağdat’tan yola çıkıp giderdik. İki üç günde işi bitirip sonra diğerine. Sevk ettiğimiz sandıklar açılır, parçalar listelere göre ambarda yerlere yayılır, parça numarasına göre dizilirdi. Listelere göre eksik, fazla ya da yanlış olanlar kayda alınır ve imzalar alınıp diğer PTS’e (Public Transport Service) yola çıkılırdı.

Bir keresinde Najef’te her iş bitti ambar memuru imza için gitti gelmez. Neden sonra geldi. Şef imzalamıyormuş. Nedeni belirsiz. “Götür beni şefine” dedim. Gittik. Benim yaşımda genç biri. Ama suratsız. “Her şeyi kayıt altına aldık işimiz var gideceğiz, neden imzalamıyorsunuz” diye sordum İngilizce. Suratıma boş boş baktı “Siz Müslüman mısınız” diye sordu. “Evet” yanıtı verince, “Kuran suresi bilir misiniz” diye sordu, “evet” diyince, “bir tane okur musunuz” diye sordu, okudum “bir tane daha okur musunuz” diye sordu, bir tane daha okudum. Sustu baktı, evrakı imzaladı, alıp çantama attım ve bir sonraki şehre yola çıktık.

Tanıdığımız parça şeflerini gittiğimizde göremezsek sorardık. “Cepheye gitti” derlerdi. Bir sonraki gittiğimizde geri dönmüş olurdu. Gider gelirlerdi cepheye ara ara. Bir gün “şef nerede” diye sorduğumuz bir kişiden içimizi burkan bir yanıt aldık, “şehit oldu”. O zaman, adı caydırma savaşı da olsa, cepheye gitmenin oyun olmadığını anladık.

Bizim gibi Türkiye’den gelen teknisyenlerimiz vardı. Onlar seyyar tamir araçlarımız 0309 midibüsler ile şehir şehir gezer hem belediye elemanlarını eğitirler, hem de zorluk çekilen onarımları bizzat yaparlardı.

Bir beyaz yaka ile bir mavi yakadan oluşan bir ekip kuzeye, diğer ekip güneye gider en az üç hafta koştururduk. Sonra Bağdat’ta ofiste buluşur, o günün gecesi sabaha karşı Bağdat İstanbul Iraqi Airways uçağı ile illa ki 2-3 saatlik bir rötarla, ev hasreti ile dolu, memlekete dönerdik.

Uçakta koltuğa sırtımızı koyarken çocuklar gibi şen olurduk. Eve dönmek güzeldi.

Bazen de onlar Türkiye’ye gelirlerdi. Toplu eğitim için, fabrika ve İstanbul gezisi için. Bir sürü sararmış siyah beyaz fotoğraflarımız var Kumkapı’da, Kervansaray’da

PTS’lerde öğlene doğru karnınız zil çalarken çay teklif ederlerdi. Kalın su bardağında çok koyu ve üçte biri toz şeker ile dolu. “Zukkar kalil, çay hafif” derdik. Bu, “şeker az olsun, çay da açık” demekti ama bir faydası yoktu. Bir defasında Türkiye’den depo çalışanı bir arkadaşımız diğer memur arkadaşımıza, bu çayı içince, “abi valla istifa edeceğim”, o da ona “etme oğlum, daha çok gençsin” demişti. İstifra kelimesini istifa kelimesi ile karıştırıyordu. Hala anlatır güleriz. Gülerdik çok. Gülmezseniz koşullar çekilecek gibi değildi.

Bu ihracatlar Almanların kotarıp bize “bu siparişi de siz gerçekleştirin” dediği bir proje değildi. Kendi çabamızla başardığımız bir iş idi. 1967’de kurulan şirket üç yıl sonra, önce düşük, sonra bu yüksek adetlerde ihracat yapmaya başlamıştı.

Bütün bu anlattıklarım müşterinin yanında olmak ne ise, tam anlamı ile o idi.

Irak’ın ardından 1.000’den fazla otobüs de Mısır’a ihraç edildi. Kahire’deki ofis Bağdat’taki ile aynı zamanlarda kurulmuştu. Daha sonraki yıllarda Rusya’ya ihracat başladı. Moskova’da da ofis açıldı. Sonraki ihracatlar Suudi Arabistan’a. Avrupa’da İsviçre’ye, sonra Almanya dahil tüm Avrupa’ya. Yolu açan Irak ve Mısır’daki başarı idi. Ancak Batı Avrupa hemen ardından gelmemişti. Aradan 15 yıl geçmişti. Yılmadan ince ince uğraşarak gelmişti.

1981-1985 yılları arasında Ram, Çukurova, Exsa, Edpa gibi dış ticaret firmalarının tüm elemanları oralarda idi. Tüm dünya orada idi. Amerikalı, Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan. Philip Holzmann, Bechtel inşaat şirketleri. Çinli inşaat işçileri.

Yılda 4-5 kez, üç ya da dört haftalığına gittik 4-5 yıl boyunca Irak’a. Sonra Mısır turları başladı.

SURİYE

Ürdün ve Suriye’ye de gittim. Suriye’de vakti ile Karnak Tourism firmasına satılmış otobüsler vardı. “Git onlara parça sat” dediler.

Cebimde 2.000 dolar ile bir gece yarısı Şam’a indim. Tek başıma. Dar kemerli, parke taşlı ara sokaklardan ne zaman soyulacağım korkusu ile geçip sonunda Cham Palace adlı yeni ve lüks bir otele indim. Sabah ezanı ile uyanıp perdeyi açtığımda havadaki pus perdesi ardından sıcak, sarı bir şehir vardı karşımda. Etkileyici ve esrarengiz idi. Nereden başlayacaktım?

Karnak’ın Japonya’dan Mitsubishi otobüsleri vardı. Onlar ile Şam, Humus, Hama, Halep rotasında ileri geri iki üç kez gittim geldim. Yolda ellerinde kaleşnikoflar ile saçlı sakallı ve parkalı milis tipli adamlar otobüsü durdurup arama yaparlardı.

Üç dört kez gittim Suriye’ye. Bir seyahatten döndükten hemen sonra o otobüslerden biri bagajında patlayan bomba ile havaya uçtu ve çok yolcusu öldü.

Gözümüzü budaktan sakınmadan çalıştık. Ancak yine de bütün bu yerler bugün olduğundan çok çok güvenli idi. Ben bütün bu ülkeleri sevdim. O yüzden televizyonda yeni hallerini görmeye dayanamıyorum.

Hepsinde başlıca sorun hijyen ve yazın aşırı sıcaklar idi. Benim gibi şanslı olanlar bir enfeksiyon olmadan kurtuldu.

Yazın ortası. Hava 40 derece. Diyelim Tikrit’te bir yerde dolmuş mola verir. Tanımadığınız ve bacak bacağa birlikte oturduğunuz yabancı insanlarla can havli ile su içmeye koşarsınız. Su dolu koca bir küp. Yerden bel hizasına kadar. Plastik bir sürahi içine daldırılır ve ağıza dayanır, sürahide kalan su yandakine pas edilir. O da aynı plastik sürahiden içer. Sürahi boşalınca bir daha küpe daldırılır.

Bir defasında pos bıyıklı iri yarı, şişman genç bir asker idi benden önce su içen. Kalan suyu içmem için bana uzatmadan önce gözüm kaydı ister istemez. Pos bıyıkları sürahinin içinde, çenesinden şırıl şırıl sular süzülüyordu. O kadar susamıştım ki gözümü kapatıp devam ettim.

ALMANYA

Aradan 6 ay geçtikten sonra ilk kez Almanya’ya gitmem gerekti. Akreditif süresi bitmeden uzatım almak, bittikten sonra uzatmaktan çok daha kolaydı. Aniden böyle bir durum çıkınca üç gün içinde Almanya’ya proforma fatura hazırlatılması ve alıp gelinmesi gerekiyordu. 1.000 kadar sayfa evrak hazırlanacaktı ve teslim alınacaktı. Perşembe günü aralıksız çalıştık ancak iş bitmek bilmiyordu. Binlerce parça numarası, onların adetleri ve fiyatları ve tek tek hesaplanması 1982 koşulları ile el emeği istiyordu. Cuma öğlen oldu ofisteki nüfus azalmaya başladı. Haftanın son iş günü herkes erkenden kaçıyordu. Saat 17.30 olduğunda her şey hazırdı. Ofiste bir tek benim işimi halleden şef, memur ve asistan kalmıştı. Çok kızgındılar.

Yaşı daha büyük olan kadın ve genç asistan kız yine de sempati duymuşlardı Almanca bilmeyen, sadece İngilizce anlaşabildikleri, alıştıkları dışındaki bu şakacı ve tez canlı Türk gencine. Ancak vedalaşırken şef beni tehdit etmeden duramadı. “Never again”, diyordu. Ben de “never again” diyordum ama içimden “never say never“ diye geçirdim.

Dönüş uçağında önemli bir iş başarmış olmanın huzuru ile düşünmeye başladım. Altı ayda iki ya da üç kez Irak’a gitmiştim. Yılda 27 milyar dolar petrol ihracatları vardı. Yollar, oteller, köprüler, hastaneler, rafineriler, santrallar inşa ediliyordu. Bağdat şantiye görünümünde idi. Üniversiteler kuruluyordu, modern laboratuvarları vardı kurulanların. Her malın iyisini ithal ediyorlardı. Bizi kapılarda bekletiyorlardı. Randevumuza vaktinde gidip iki saat bekledikten sonra içeriden çıkıp yanımıza gelen genç sekreter önce “Can you please come tomorrow” diye soruyor, yüzümüzde “pekiyi neden olmasın” gibi yumuşak bir ifadeyi gördüğü anda da “or better the day after tomorrow” diyordu. Belediyelerde parça kutularını ambarlarda yerlere dizip gelip bakmalarını bekliyorduk, gelmiyorlardı.

Altı ay sonra Almanya’ya gidince de benzer ya da başka bir rahatlığı gördüm. Herkes işinden erkenden çıkabiliyor, aceleye neden olup ekstra bir gayret talep ettiğinizde de benim işittiğim azarı işitiyordunuz.

İlkinin geçmişten miras sayılabilecek toprak altı zenginliğinin getirdiği ve ömür boyu süreceğini sandığı rehaveti vardı. İkincinin ise gelişim eşiklerini tüm diğer ülkelerden daha önce atlamanın getirdiği refah düzeyi ve özgüveni. İkinci, geri kalan herkesin kendisi gibi planlı, programlı, disiplinli davranmasını isteme hakkını kendinde görüyordu. Bunlar, her ikisine de bizim durumumuzda olanlara yukarıdan bakma hakkını veriyordu sanki.

Bizde ikisi de yoktu. “Tek bir çaremiz var” diye düşündüm. Her ikisinden de fazla çalışmaya devam etmek. İkincisinden iyi şeyler öğrenip, önce diğerine sonra da öğrendiğimize satmak.

Gözlerimi kapattım. Koltuğa iyice yayıldım. Almanya’dan eve dönmek de güzeldi...

SON

loading...